Ana Sayfa
Ortaklık Programı Hakkımızda
Tavsiyeler & Haberler
Yönlendirme
Reklam
 
Haberler

2010 dünya ekonomisi nasıl geçti?

(Yayın Tarihi 03.01.2011)
2010 yılında dünya ülkeleri kur savaşları, kredi notları ve krizle mücadele ettiler

Küresel ekonomik krizin ardından ekonomik toparlanma gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkelerde farklı biçimde gelişti. Hızlı büyüme oranlarını yakalayan gelişmekte olan ekonomiler küresel ekonomideki toparlanmanın itici gücünü oluştururken, gelişmiş ekonomilerdeki toparlanma ise beklentileri karşılamadı. Küresel krizden çıkmak için ülkelerin büyük çaplı teşvik paketleri ciddi borçlanma sorunları ve bütçe dengelerinde önemli bozulmalara yol açtı. Özellikle bu sorunlar kendini Avrupa'da gösterdi.

2010'da bu ülkelerde finansal sorunların üstesinden gelinememesi ve işsizlik sorunun halen ciddi biçimde varlığını sürdürmesi küresel ekonomideki toparlanmanın hızını olumsuz etkiledi. Gelişmiş ülkelerde uygulanan gevşek maliye ve genişletici para politikaları işsizlik sorununun giderilmesinde istenilen sonuca ulaşmadı. Gelişmiş ülkelerde yüksek işsizlik oranlarının yanı sıra deflasyon riski varlığını sürdürürken, gelişmekte olan ülkelerde ise enflasyon riski belirmeye başladı.

Gelişmiş ülkelerin aksine, gelişmekte olan ülkelerde kamu borç stoku ve bütçe performansı olumlu seyrini sürdürdü. Avrupa ülkelerinde mali disiplinde görülen bozulma beraberinde kredi notlarında indirimi getirdi. Avro Bölgesi borç krizinin yayılmasını önlemek amacıyla çeşitli önlemlere başvurdu. Merkez bankalarının bilançolarının genişlemesinden ötürü küresel likidite bolluğu varlık fiyatlarında yükselişle sonuçlandı. Gelişmekte olan ülkelere sermaye girişinin artmasıyla bu ülkelerin para birimlerinin güçlenmesi döviz kuru piyasalarına müdahaleyi, nihayetinde ''döviz kuru savaşlarını'' ortaya çıkardı.

Geçen yıl yapılan G-20 toplantılarının ana gündemini küresel ekonomideki toparlanma, ''döviz kuru savaşları'' ve Avrupa'daki borç krizi oluşturdu. Gelişmiş ülkelerin merkez bankalarının gösterge faiz oranlarını sıfır seviyelerine yakın seyretmeye devam ederken, ABD Merkez Bankası yavaş büyüyen ekonomiyi desteklemek için 600 milyar dolar tutarında Hazine tahvil alımı programını devreye soktu.

2010'da küresel ekonomideki toparlanmaya bağlı olarak özellikle gelişmekte olan ekonomilerde petrole olan talebin artması petrol fiyatlarının yeniden yükselmesine yol açtı. Başta Japon otomotiv şirketi Toyota olmak üzere birçok otomotiv şirketinin teknik sorunlar yüzünden milyonlarca aracı geri çağırması da 2010 yılına damga vurdu.

AVRUPA'NIN BORÇ KRİZİ    

Dünya geçen yıl tam da küresel krizden çıktı ve ekonomilerde toparlanma başladı denilirken, özellikle Avrupa'daki borç krizi dünya ekonomisinin gündemini ciddi biçimde meşgul etti.

Avrupa'daki borç krizinin ciddiyetine dikkatleri çeken sözler Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkanı Jean-Claude Trichet'ye aitti. ECB Başkanı Trichet, Alman Der Spiegel dergisine verdiği demeçte, Avrupa ekonomisinin 2. Dünya Savaşı'ndan, hatta 1. Dünya Savaşı'ndan bu yana en derin ekonomik krizi yaşadığını ifade etti. Trichet, ekonomik krizin başladığı 2008 yılından bu yana çok dramatik anlar yaşadıklarını ve yaşamaya devam ettiklerini söyledi.

Avro Bölgesi'nde önce Yunanistan, ardından İrlanda AB ve Uluslararası Para Fonunun (IMF) kurtarma paketlerini kabul etmek zorunda kaldı. AB ve IMF büyük borç ve bütçe sıkıntısı yüzünden iflasın eşiğine gelen Yunanistan için 110 milyar avro tutarında kurtarma paketi hazırladı. Avro Bölgesi ülkelerinin 80 milyar avroluk ikili kredilerine ilaveten IMF'nin vereceği 30 milyar avrodan oluşan ve en az 3 yılda kullandırılması öngörülen 110 milyar avroluk kurtarma paketi şimdiye kadar bir ülke için hazırlanan en büyük kurtarma paketi oldu.

Yunanistan ise bu yardım paketi karşılığında çeşitli tasarruf önlemleri aldı. Yunan hükümetinin aldığı önlemler, kamu çalışanlarının maaşlarında kesinti, KDV'nin yüzde 21'e yükseltilmesi, ödeneklerde yüzde 12 kesinti, emekli maaşlarının 2010 yılı süresince dondurulması, akaryakıt fiyatlarında 3 ila 8 sent arası zam, alkollü içeceklerde yüzde 20, sigara fiyatlarında ise yüzde 65 oranında ek vergi uygulanması ve tutarı 35 bin avroyu aşan, araba ve yat alımlarını da içeren lüks harcamalara özel ek vergi konulması olarak sıralandı. Önlemler çerçevesinde, Yunanistan'da 13. maaş olarak adlandırılan Noel maaşında yüzde 30, Paskalya ile yaz tatili dönemleri için verilen ve 14. maaş olarak nitelendirilen yarımşar maaş ikramiyelerde ise yüzde 30 oranında kesinti yapıldığı açıklandı.

Hükümetin tasarruf önlemleri halkın büyük tepkisiyle karşılaşırken, Başbakan Yorgo Papandreu, ''halk açısından can acıtıcı önlemler almak zorunda kaldıklarını'' söyledi. Papandreu, ayrıca IMF ve AB'den alınan borçların ödeme süresinin geciktirilmesi yönündeki görüşlerini dile getirerek ve ülkedeki mali kriz konusuna değinerek, ''Hükümetin bu konuda aldığı önlemlerle güvenilirliğini, değişme konusundaki niyetini ve tembel olmadığını kanıtlayarak, kredi konusunda IMF ve AB ile imzalanan anlaşmayı yeniden müzakere edebilecek duruma geldiğini'' söyledi.

IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn da Yunanistan'a yapılan 110 milyar avro (154 milyar dolar) tutarındaki yardımın geri ödenmesi için daha fazla süre verilebileceğini belirtti. IMF, AB ve kendilerine geri ödemeleri arttıkça, Yunanistan'ın 2013 yılında 53,2 milyar avro olacağı öngörülen piyasalardan borçlanma miktarının, 2014 yılında 70,8 milyar avroya yükseleceğini tahmin ediyor.

Avrupa Merkez Bankası da (ECB), ikinci bir ilana kadar Yunanistan'a ilişkin kredi derecelendirme limitlerini askıya aldığını, bu kararın Yunanistan'ın mevcut ve yeni borçlarını kapsayacağını açıkladı.

AB ve IMF, Yunanistan'dan sonra İrlanda için de 85 milyar avroluk kurtarma paketi hazırladı.

Avro Grubu Başkanı ve Lüksemburg Başbakanı Jean-Claude Juncker, 85 milyar avroluk paketin 10 milyar avrosunun acil finansman ihtiyaçları, 25 milyar avrosunun bankacılık sektörüne destek ve 50 milyar avrosunun bütçe finansmanı için öngörüldüğünü kaydetti.

İrlanda'yı kurtarma paketi için yüzde 5,8 gibi oldukça yüksek bir faiz oranı belirlendi. Toplam 85 milyar avroluk AB-IMF yardım paketinde, Avrupa'nın katkısı 45 milyar avro olacak. 16 üye ülkeli Avro Bölgesi de 27 üyeli Avrupa Birliği de pakete ayrı ayrı 22,5 milyar avro katkı sağlayacak. İngiltere'nin 3,8 milyar avroluk, İsveç'in 600 milyon avroluk ve Danimarka'nın 400 milyon avroluk ikili krediler çerçevesinde yapacağı yardım da Avrupa Birliği'nin 22,5 milyar avroluk yardımına dahil edildi. IMF de pakete 22,5 milyar avro ile katıldı. İrlanda ise kamu çalışanlarının emeklilik fonunu serbest bırakarak, pakete 17,5 milyar avro katkı sağladı.

IMF Başkanı Strauss-Kahn, AB-IMF kurtarma paketinin İrlanda'nın ekonomiyi toparlama çabalarına yardımcı olacağını belirtti. İrlanda Başbakanı Brian Cowen da, kurtarma paketinin İrlanda için ''kesinlikle zaruri'' olduğunu, paket kapsamındaki kredilerin gelecekteki bütçelerin finansmanında kullanılacağını söyledi. AB Komisyonu ile, ''İrlanda'nın bütçe açığını gayrı safi yurt içi hasılanın yüzde 3'ü düzeyine indirme hedefine ilişkin tarihin 2014'ten 2015'e uzatılabileceği'' üzerinde anlaştıklarını kaydeden Cowen, bunun İrlanda'ya önemli ölçüde zaman ve manevra alanı kazandıracağına işaret etti.

Bu arada İrlanda hükümetinin hazırladığı 4 yıllık tasarruf planıyla, harcamalardan 10 milyar avro kesintiye gidilecek, 5 milyar avroluk vergi artırımı yapılacak. Sosyal yardım harcamalarından, üniversite harçlarına pek çok konuda sıkı tedbirler öngörülen plana göre, İrlanda'da 2014 yılına kadar işsizlik maaşı ve çocuk yardımı gibi sosyal yardım harcamalarından 2,8 milyar avro kesilecek, sağlık harcamalarından toplam 1,4 milyar avro tasarruf edilecek. İşe yeni başlayan kamu personeli, maaşını yüzde 10 kesintiyle alacak, emekli aylıkları iste ortalama yüzde 4 oranında düşecek. Üniversite harçlarının 1500 avrodan 2000 avroya yükseltilmesi ve saat başı asgari ücretin 1 avro düşürülerek 7,65 avroya çekilmesi planlanırken, konutlara sağlanan su için halktan para almayan devlet, bu süre zarfında suyu da ücretlendirmeyi düşünüyor. Plan çerçevesinde katma değer vergisinin standart oranının 2013'e kadar yüzde 21'den yüzde 22'ye, 2014'de kadar da yüzde 24'e yükseltilmesi bekleniyor.

İrlanda hükümeti Anglo Irish Bank ile konut kooperatifleri Irish Nationwide ve EBS'yi kamulaştırdıktan sonra Allied Irish Banks'ı da (AIB) kamulaştıracak adımları attı.

PORTEKİZ VE İSPANYA    

Avrupa'da Yunanistan ve İrlanda'nın kurtarma paketlerini kabul etmesinden sonra sıradaki ülkelerin kim olacağı sorusunun yanıtı Portekiz ve İspanya oldu.

Portekiz Başbakanı Jose Socrates dahil birçok üst düzey yetkili Portekiz'in bir kurtarma paketine ihtiyacı olmayacağı konusunda ısrar ederken, Merkez Bankası, hükümetin kamu harcamalarını kontrol altına almazsa bankaların ''dayanılmaz riskle'' karşı karşıya kalacağı uyarısında bulundu. Özellikle Avrupa'da borç krizinin sürmesi halinde kamu finansmanının güçlendirilememesinin bankacılık sektörünü tehlikeye atacağına işaret edilen Merkez Bankası finansal raporunda, ''Kamu finansmanının güvenilir ve sürdürülebilir şekilde güçlendirecek önlemlerin uygulanacağını görmezsek, risk dayanılmaz hal alacaktır'' denildi.

Portekiz Parlamentosu, önemli tasarruf önlemleri içeren 2011 bütçesini kabul etti. Bütçeyle, yüzde 7,3 olan açığın 2011 yılında yüzde 4,6'ya düşürülmesi hedefleniyor. Tasarruf önlemleri çerçevesinde, kamu harcamaları azaltılacak, ikramiyeler dondurulacak, maaşlar düşürülecek. Şu anda yüzde 21 olan katma değer vergisi 2 puan artışla yüzde 23'e çıkarılacak.

Portekiz, Yunanistan, İrlanda ve İspanya'nın ardından Avro Bölgesi'nde en yüksek bütçe açığına sahip ülke durumunda bulunuyor.

Avrupa'da Portekiz'den ya da diğerlerinden daha çok herkesi endişeye düşüren ülke İspanya oldu. Endişenin en büyük sebebi de Avrupa'nın dördüncü büyük ekonomisine sahip İspanya'ya sıçrayacak krizin artık önünün alınamaz biçimde yayılarak tüm Avrupa'yı ve belki de dünyayı etkileyecek olmasıydı.

İspanya Başbakanı Jose Luis Rodriguez Zapatero, Avrupa borç krizi ve emlak piyasasını çökmesi nedeniyle zarar gören ekonomiyi onarmanın 5 yıl alacağını söyleyerek, durumun ciddiyetini gözler önüne seriyordu. Zapatero, 2009'da yüzde 11 düzeyinde olan kamu açığının 2013'te yüzde 3'e indirilmesi için ''özel, olağanüstü ve kişisel çaba harcanması gerektiğini'' vurgulayarak, halktan ''ulusal gayret ve fedakarlık'' istedi.

Hükümetin krize karşı aldığı sert önlemler kapsamında, devlet memurlarının maaşları Haziran 2010'dan itibaren ortalama yüzde 5 oranında düşürülecek, 2011 yılında ise dondurulacak. Kemer sıkma politikasıyla Temmuz 2007'de başlatılan ve çocuk sahibi olan her aileye (2 yıldır İspanya'da oturan göçmenler dahil) verilen 2500 avroluk doğrudan yardım da 1 Ocak 2011 tarihinden itibaren kaldırılacak. En düşük düzeyde maaş alanlar hariç, emeklilere ödenen maaşları da 2011'de donduracak olan hükümet ayrıca, kalkınmaya yardım fonundan bu yıl 600 milyon avroluk kesinti yapacak.

Hükümet geçen yıl kamu çalışanı sayısını 13 bin kişi azaltacak. İspanya'da ayrıca ulusal piyangonun yüzde 30'u satılacak, havaalanları ve havaalanı hizmetleri kısmen özelleştirilecek, işsizlik maaşları düşürülecek ve küçük işletmeler için vergi indirimi uygulanacak. Tütün ve tütün mamullerindeki verginin artması da bekleniyor. Bütçe açığının düşürülmesine ek olarak hükümet, yüzde 20'ye varan işsizlik oranı sorunuyla başetmeye çalışıyor. Hükümet, işsizliği düşürebilmek ve istihdam piyasasını daha esnek hale getirebilmek için çalışma yasasını daha liberal hale getirmeye çalışıyor.

KRİZE KARŞI AVRUPA'DA NE YAPILDI    

Avrupa'daki borç kriziyle mücadele için Avrupa Birliğinin (AB) 27 üyesi Avro Bölgesi için acil yardım paketi oluşturdu. AB 9 Mayıs 2010'da, zor durumdaki Avro Bölgesi ülkelerine finansal yardım sağlayarak, Avrupa'da finansal istikrarı korumayı amaçlayan Avrupa Finansal İstikrar Olanağı (EFSF) paketini oluşturdu. Toplam 750 milyar avro tutarındaki pakete Avrupa Komisyonu'nun katkısı 60 milyar avro, avro bölgesinin katkısı 440 milyar avro ve IMF'nin katkısı ise 250 milyar avro olarak belirlendi. Finansal operasyona ihtiyaç duyulmazsa EFSF'nin uygulama süresi, üç yıldan sonra 30 Haziran 2013'te sona erecek.

IMF ve Avro Bölgesi'nin bazı ülkeleri Yunanistan ve İrlanda'nın ardından borç krizindeki Portekiz ve İspanya'nın da batması halinde yetersiz kalacağı fikrinden hareketle 750 milyarlık paketin büyüklüğünün artırılmasını savundu, ancak Almanya Başbakanı Angela Merkel, bu görüşe karşı çıktı.

Ağır borç yükü altındaki İtalya, İspanya, Portekiz, Yunanistan, İrlanda ve Belçika gibi ülkelerin, Lüksemburg'un da desteğiyle talep ettiği ''E-bonds'' adlı ortak tahvil önerisine, daha düşük faiz oranlarıyla borçlanabilen Almanya, Fransa, Hollanda, Avusturya ve Finlandiya, borçlanma maliyetlerini arıtacağı gerekçesiyle olumlu bakmadı.

AB devlet ve hükümet başkanları, AB anayasası Lizbon Anlaşması'na birkaç fıkra ekleyerek, ''borç krizindeki ülkeler için oluşturulan geçici kurtarma mekanizmasını daimi hale getirme'' konusunda uzlaştı. Lizbon Anlaşması'na eklenecek fıkralarla ''avronun istikrarının güvence altına alınmasının kaçınılmaz hale gelmesi durumunda avro kullanan ülkelerin istikrar mekanizması oluşturabilmesi'' için yasal zemin hazırlanırken, ''mali yardımın sıkı şartlara bağlı olacağı'' kuralı da kayda geçirilecek.

ABD Merkez Bankası (Fed), Avrupa piyasalarında oluşan sıkışıklığı hafifletmek için kredi hattını açtı.

Avrupa'da ayrıca Avrupa Banka Denetimcileri Komitesi (CEBS), Avrupa'daki bankaların ekonomik şoklara dayanıklılığını ölçtü. AB'de bankacılık varlıklarının yüzde 65'ini oluşturan 91 bankanın dahil edildiği stres testinde bankalardan 7'si başarısız oldu. Almanya'da kamulaştırılan Hypo Real Estate Holding, başarısız olan tek Alman bankası olurken, diğer 13 banka testi geçti.

İspanya'da Diada, Espiga, Bianca Civica, UNNIM ve Cajasur adlı bankalar, Yunanistan'da ise ATEBank testte başarısız oldu. İrlanda, Portekiz, İtalya, Fransa, İngiltere ve İsveç bankalarının tümü testte başarı sağladı.

Öte yandan AB istatistik kurumu Eurostat'ın verilerine göre, Avro Bölgesi, 2009 yılının aynı dönemine göre geçen yıl üçüncü çeyrekte yüzde 1,9, 27 üyeli AB de aynı dönemde yüzde 2,1 büyüdü. Üçüncü çeyrekte Avro Bölgesi'nde en hızlı büyüyen ülke yüzde 3,9'la Almanya oldu. Fransa ve Hollanda yüzde 1,8'de, İtalya yüzde 1'de ve İspanya yüzde 0,2'de kaldı.

AB'de işsizlik rekorunu elinde bulunduran İspanya'da bu oran yüzde 20,7'ye ulaşırken, yüzde 19,4 ile Letonya, yüzde 18,4 ile Litvanya, yüzde 16,2 ile Estonya, yüzde 14,7 ile Slovakya, yüzde 14,2 ile İrlanda ve yüzde 12,2 ile Yunanistan ön sıraları aldı.

Avro Bölgesi için GSYH'nin yüzde 69,8 olan kamu borcu, 2009 yılında yüzde 79,2'ye, 2008'de AB için yüzde 61,8 olan kamu borcu da 2009'da yüzde 74'e yükseldi. Bir önceki yıl bütçe açığının GSYH'ya oranı yüzde 15,4 ile en fazla olan ülke Yunanistan olurken, bu ülkeyi yüzde 14,4 ile İrlanda, yüzde 11,4 ile İngiltere, yüzde 11,1 ile İspanya, yüzde 10,2 ile Letonya, yüzde 9,3 ile Portekiz, yüzde 9,2 ile Litvanya, yüzde 8,6 ile Romanya, yüzde 7,9 ile Slovakya, yüzde 7,5 ile Fransa ve yüzde 7,2 ile Polonya takip etti.

 KREDİ NOTLARINDA İNDİRİM    

 Bazı Avrupa ülkelerinde mali disiplinde görülen bozulma kredi notlarında indirim ve CDS oranlarında rekor seviyelerde yükselişi beraberinde getirdi.

 Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları PIIGS olarak bilinen Portekiz, İrlanda, İtalya, Portekiz, Yunanistan ve İspanya'nın kredi notlarını mali sorunlar nedeniyle düşürdü. İlk olarak nisan ayında Fitch, Yunanistan'ın uzun dönem döviz cinsi ve yerel para cinsi kredi notunu iki kademe indirerek ''BBB+''dan ''BBB-''ye çekti, görünümün ise ''negatif'' olduğunu açıkladı. Aynı ay Moody's Yunanistan'ın kredi notunu bir kademe düşürerek, A2'den, A3'e indirdi. Standard and Poor's (S&P), Yunanistan'ın uzun vadeli kredi notunu ''BBB+''dan ''BB+''ya üç kademe indirerek, yatırım yapılamaz seviyeye çekti. Kuruluş, S&P, ülkenin kısa vadeli kredi notunu ise ''A-2''den ''B'' seviyesine indirdiği ve not görünümünü negatif izlemeye aldığını kaydetti.

Moody's, haziran ayında Yunanistan'ın kredi notunu bir kez daha düşürdü. Moody's, Yunanistan'ın hükümet bonolarının derecesini A3'ten Ba1'e indirdi. Aralık ayında da S&P Yunanistan'ın ''BB+'' olan uzun vadeli kredi notunu negatif izlemeye aldı. Fitch, 22 Aralık'ta Yunanistan ile ilgili gözden geçirmenin gelecek yıl ocak ayında tamamlanacağı, Yunanistan'ın ''BBB-'' olan kredi notunun ''junk'' (çöp) seviyesine indirilmesi olasılığının arttığını bildirdi.

S&P, geçen yıl nisan ayında İspanya'nın uzun vadeli notunu ''AA+''dan ''AA''ya düşürerek, not görünümünü negatif izlemeye aldı. Fitch, mayıs ayında İspanya'nın ''AAA'' olan uzun vadeli borçlanma notunu bir kademe düşürerek ''AA+''ya indirdi. Eylül ayında ise Moody's, İspanya'nın kredi notunu ''AAA''dan ''Aa1''e indirdi.

S&P, nisan ayında Portekiz'in uzun vadeli notunu ''A+''dan ''A-''ye düşürerek iki kademe indirdi ve not görünümünü negatif izlemeye aldı. Kuruluş, Portekiz'in kısa vadeli borç notunu ise ''A-1''den ''A-2''ye indirdi. Temmuz ayında Moody's, Portekiz'in kredi notunu iki kademe birden düşürdü. Moody's, Portekiz'in kredi notunu Aa2'den, A1'e düşürdü. S&P, aralık ayında Portekiz'in yerel ve yabancı para cinsinden ''A-'' olan uzun vadeli ve ''A-2'' olan kısa vadeli kredi notlarını negatif izlemeye aldı. Fitch, aralık ayında Portekiz'in kredi notunu ''AA-''den ''A+''ya indirerek, görünümünün negatif olduğunu bildirdi.

Moody's, temmuz ayında İrlanda'nın ''Aa1'' olan kredi notunu bir basamak indirerek ''Aa2'''ye çekti. Not görünümünü ise durağan olarak belirledi. S&P, ağustos ayında İrlanda'nın zor durumdaki finans sektörüne verdiği desteğin yüksek maliyet yarattığına dikkati çekerek, uzun vadeli kredi notunu ''AA''dan ''AA-''ye indirdi. Kuruluş, İrlanda'nın not görünümünü ise ''negatif'' olarak belirledi. S&P, kasım ayında da İrlanda'nın uzun vadeli kredi notunu ''AA(-)''den, ''A''ya indirdi ve negatif izlemeye aldı. Ekim ayında İrlanda'nın uzun dönem yabancı ve yerel para cinsi kredi notunu (IDR) ''AA-''den ''A+''ya düşüren ve uzun dönem IDR notu görünümünü ise ''negatif'' olarak belirleyen Fitch, aralık ayında İrlanda'nın kredi notunu üç basamak indirerek, ''A+''dan ''BBB+''ya çekti. Fitch, İrlanda'nın görünümünün ise ''durağan'' olduğunu bildirdi. Moody's, aralık ayında İrlanda'nın ''Aa2'' olan kredi notunu beş kademe birden düşürerek ''Baa1'' seviyesine çekti, görünümünü ise ''negatif'' olarak belirledi.

S&P, kasım ayında İtalya'nın ''A+'' olan uzun vadeli kredi notunu teyit etti. Görünümü ise ''durağan'' olarak belirlendi. S&P, İngiltere'nin ''AAA'' olan kredi notunun teyit etti, kredi notu görünümünü ''negatif''den ''durağan''a çevirdi.

Moody's, aralık ayında Macaristan'ın kredi notunu iki basamak indirerek, ''Baa1''den ''Baa3''e indirdi. Notlara ilişkin görünüm ise ''negatif'' olarak açıklandı. İzlanda'nın yerel ve yabancı para cinsinden notlarının görünümünü ''durağan''dan ''negatif''e düşüren Moody's, Baltık ülkeleri Estonya, Letonya ve Litvanya'nın ekonomik görünümlerini, ekonomilerindeki düzelme nedeniyle, olumsuzdan, ''durağan''a yükseltti.

S&P, Belçika'nın not görünümünü ''durağan''dan ''negatif''e indirdi. S&P, ülkenin ''AA+'' düzeyindeki uzun vadeli kredi notu ile ''A-1+'' olan kısa vadeli notlarının teyit edildiğini, görünümün indirilmesine ise devam eden politik gerginliklerin notlara yapabileceği olumsuz etkinin neden olduğunu bildirdi. S&P, Ukrayna'nın uzun vadeli döviz cinsi notunu ''B''den ''B+''ya, yerel para cinsi notunu ''B+''dan ''BB-''ye yükseltti. Ülkenin not görünümü ise ''durağan'' olarak belirlendi.

Moody's, Kuveyt'in genel görünümünü ''negatif''ten ''durağan''a yükseltti. Kuveyt'in kredi notu halen ''Aa2'' seviyesinde bulunuyor. Moody's, aralık ayında Fransa ve Belçika'ya not indirme uyarısında bulundu.

IMF, kredi derecelendirme kuruluşlarının prosedürlerini sıkılaştırması gerektiğini bildirdi. IMF, yılda iki kere yayımlanan ''Finansal İstikrar Raporu''nda, kredi derecelendirme kuruluşlarının daha sıkı denetlenmesi gerektiğini vurguladı. Raporda, kuruluşların, borçlanma maliyetleri ve finansal istikrar üzerinde etkileri bulunduğu, ayrıca ellerinde tuttukları tahviller aracılığıyla fon yönetimlerini de etkileyebildikleri kaydedildi. IMF, dünya genelinde 70 kredi derecelendirme kuruluşu olmakla birlikte sadece üçünün, Moody's, Fitch ve S&P'nin, küresel ölçekte etkisi bulunduğuna işaret etti.

Küresel ekonomik kriz nedeniyle geçen yıl, ülkelerin kapsamlı mali teşvik paketleri, finansal sektör başta olmak üzere sağlanan kamu destekleri ve iktisadi faaliyetteki yavaşlamaya paralel azalan kamu gelirleri sonucu gelişmiş ülkelerin kamu maliyeleri bozulurken, bu ülkelerin borçlarının çevrilebilirliğine ilişkin kaygılar arttı.

Uluslararası Para Fonu (IMF), sanayileşmiş ülkeleri, yükselen kamu borçlarının yaratacağı riskler konusunda uyararak, bu kaygıları açıkça dillendirdi. IMF Birinci Başkan Yardımcısı John Lipsky, sanayileşmiş ülkelerin, küresel krizdeki durgunluğu aşmak için şimdiye kadar teşvik paketleri uyguladıklarını, ancak yükselen kamu borçlarının, bu ülkelerin ekonomik büyümesini ve dolayısıyla ekonomik toparlanmasını olumsuz etkileyebileceğini, bu nedenle, gelişmiş ülkelerin, bundan sonra kemer sıkmaya hazır olmaları gerektiğini söyledi.

G-20 ülkelerinde 2007 yılında gayri safi yurtiçi hasılanın yüzde 78'i seviyesindeki genel hükümet borcunun 2009 yılında yüzde 97'ye çıktığı ve 2015 yılında ise yüzde 115'e ulaşacağı tahmin edildi. Krizle mücadele amacıyla uygulamaya konulan mali teşvik paketlerinin, 2008-2015 yıllarında kamu borcunda tahmin edilen yükselişin sadece onda birini oluşturacağı belirtilen IMF raporunda, bir dizi ülkenin, piyasaların borçların ödenemeyeceği tehdidine tepki verebileceği ''borç limiti'' noktasına tehlikeli biçimde yaklaştığı uyarısında bulunuldu. Yunanistan, İzlanda, İtalya, Portekiz ve Japonya'nın bu noktaya çok yakın olduğu, İrlanda, ABD, İngiltere ve İspanya'nın tehlikeli alana taşındığı, G-7 ülkeleri Kanada, Almanya, İngiltere, İtalya, Fransa ve Japonya'da borç seviyelerindeki artışın, özellikle sağlık harcamaları olmak üzere refah devletinin büyümesinin sonucu olduğu ifade edildi.

Dünya Bankasının verilerine göre, geçen yıl ikinci çeyrek sonu itibariyle ABD 13 trilyon 984 milyar dolarla dünyanın en borçlu ülkesi oldu. ABD'yi 8 trilyon 980 milyar dolarla İngiltere, 4 trilyon 712 milyar dolarla Almanya ve 4 trilyon 698 milyar dolarla Fransa takip ediyor. Toplam dış borcun milli gelire oranı bakımından en kötü durumda olan ülke ise İrlanda oldu. İrlanda'yı ise İngiltere, Hollanda, Hong Kong, Belçika, Portekiz, İsviçre, Avusturya ve Fransa izledi.

KÜRESEL KRİZDE TRİLYONLARCA DOLAR KREDİ    

ABD Merkez Bankası (Fed) ve AB ülkeleri, küresel kriz sırasında piyasalarda istikrarı sağlamak amacıyla trilyonlarca dolar kredi desteğinde bulundu.

Kriz sırasında, ABD'li ve yabancı bankalara, başka ülkelerin merkez bankalarına, General Electric'den Harley-Davidson'a kadar çeşitli şirketlere, ayrıca emeklilik fonlarına kredi veren Fed, 1 Aralık 2007 ile 21 Temmuz 2010 tarihleri arasında 11 farklı programla 21 bin işlem yaparak verdiği kredi 3,3 trilyon doları buldu.

AB ülkeleri, bankacılık krizinin patlak vermesinden bu yana finansal sektörlerine 4,5 trilyon avro (5,9 trilyon dolar) yardım etti. Yardım, garantiler, varlık kurtarma ve hibeleri de içerdi. İngiltere, Ekim 2008 ile Ekim 2010'da finansal sektörüne 850,3 milyar avro destek vererek listenin başında yer aldı. İngiltere'yi, 723,3 milyar avro ile İrlanda, 599,7 milyar avro ile Danimarka izledi.

Bu arada İsviçreli Credit Suisse bankasının raporuna göre, küresel zenginlik 195 trilyon dolara ulaştı.

Küresel bazda 4,4 milyar kişinin sahip olduğu toplam servet, 2000 yılından bu yana yüzde 72 artarak, 195 trilyon doları buldu. Ülkeler bazında düşünüldüğünde, 54 trilyon 600 milyar dolarla ABD başta geliyor. ABD'yi toplam 21 trilyon dolar değerinde servetle Japonya, 16 trilyon dolar servetle Çin takip ediyor. Fransa ise Almanya ve İngiltere'yi geride bırakarak, 12 trilyon 100 milyar dolarlık serveti ile listeye 4'üncü sıradan giren ilk Avrupa ülkesi oldu.

Yetişkin başına ortalama zenginlik dikkate alındığında İsviçre, 372 bin 692 dolar değerinde servetle ilk sırada yer alıyor. İkinci sıradaki Norveç'te ise son 10 yılda yetişkin başına ortalama zenginlik yüzde 195 oranında artarak 326 bin 530 dolara yükseldi. Norveç'i 320 bin 909 dolarla Avustralya, 255 bin 488 dolarla Singapur izliyor. Fransa ise yetişkin başına ortalama 255 bin 156 dolar servetle listenin 5'inci sırasında yer alırken, ABD, 236 bin 213 dolar servetle listenin 7'nci sırasında bulunuyor.

DÜNYA BANKASI VE IMF'DE OY ORANLARI DEĞİŞTİ    

Dünya Bankası ve IMF'de oy oranları gelişmekte olan ülkelerin lehine değişti.

Dünya Bankası Kalkınma Komitesinin 2010 Bahar Toplantısında, gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere oy hakkı devrine ilişkin reform planı kabul edildi. Buna göre, Çin'in oy hakkı yüzde 2,77'den yüzde 4,42'ye, Brezilya'nın yüzde 2,06'dan yüzde 2,24'e, Hindistan'ın ise yüzde 2,77'den yüzde 2,91'e yükseldi. Böylece, Çin, ABD ve Japonya'dan sonra Dünya Bankasında en çok oy hakkına sahip olan üçüncü ülke haline geldi. Öte yandan Japonya'nın oy hakkı yüzde 7,62'den yüzde 6,84'e, Fransa ve İngiltere'nin yüzde 4,17'den yüzde 3,75'e, Almanya'nın yüzde 4,35'ten yüzde 4,00'e, Kanada'nın yüzde 2,71'den yüzde 2,43'e gerilerken, ABD'nin oy hakkı yüzde 16,85 düzeyinde kaldı. Yapılan reformla birlikte gelişmekte olan ülkelerin Dünya Bankası'ndaki toplam oy hakkı da yüzde 44,06'dan yüzde 47,19'a yükselmiş oldu.

IMF İcra Direktörleri Kurulu, aralarında Türkiye'nin de bulunduğu gelişmekte olan ülkelerin Fon'daki oy hakkını artıran kota reformlarını onayladı. Reform kapsamında, yüzde 6'dan daha fazla kota payı, yükselen piyasalar ile gelişmekte olan ülkelere aktarılacak. Bunun yanında, yüzde 6'dan fazla kota, kurulda geniş temsil edilen ülkelerden, daha az temsil edilen ülkelere geçecek. Gelecekte en fazla oy hakkında sahip 10 IMF üyesi de ABD, Japonya, Çin, Brezilya, Hindistan, Rusya, Fransa, Almanya, İtalya ve İngiltere olacak.

Reform paketinin yürürlüğe girmesiyle birlikte Türkiye'nin yüzde 0,55 olan kotası yüzde 0,98'e, oy hakkı da yüzde 0,95'e çıkacak. IMF'de en yüksek paya sahip 20'inci ülke konumuna gelecek olan Türkiye, kota artışından da en fazla faydalanan dördüncü ülke olacak. Sürecin bundan sonraki aşamasında kota reformunun üye ülkeler tarafından onaylanması gerekiyor. Reform paketinin IMF'nın 2012 Yıllık Toplantılarına kadar yürürlüğe girmesi bekleniyor.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütüne göre (OECD), gelişmekte olan ülkeler, 2030 yılı itibariyle küresel Gayri Safi Yurtiçi Hasıla'nın yaklaşık yüzde 60'ını teşkil edecek.

MERKEZ BANKALARI

Küresel ekonomideki toparlanmaya katkı anlamında gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere göre daha zayıf kalması büyük ülkelerin merkez bankalarının gevşek para politikası beklentisini artırdı. Gösterge faiz oranlarını sıfır seviyesine yakın tutmaya devam eden ABD Merkez Bankası (Fed), Avrupa Merkez Bankası (ECB), İngiltere Merkez Bankası (BoE) ve Japonya Merkez Bankasının (BoJ), faiz oranlarında izlediği politikayı gelecek dönemde de sürdürmesi bekleniyor. Mali yapıları görece sağlam bazı gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin para politikalarında normalleşme sürecine girdiği görüldü. Bu ülkelerden Kanada, Rusya, Tayvan, İsrail, Yeni Zelanda, Norveç, Güney Kore ve Malezya gibi ülkelerde faiz oranları artırıldı.

Fed Açık Piyasa Komitesi (FOMC) 14 Aralık 2010 tarihli toplantısında, yüzde 0-0,25 aralığındaki gösterge faiz oranınında değişikliğe gidilmediği, gösterge faiz oranının ''uzun süre olağanüstü düşük seviyesini'' koruyacağı belirtildi. Fed, 16 Aralık 2008 tarihinde yüzde 0 ile 0,25 aralığına çektiği gösterge faiz oranını, o tarihten bu yana değiştirmedi.

Ekonomideki toparlanmanın sürdüğüne, ancak bu toparlanmanın işsizlik oranını indirmede yetersiz kaldığına dikkat çeken Fed, tüketici harcamalarının ılımlı bir seviyede artmasına rağmen, yüksek işsizlik oranı, düşük gelir artışı, düşük konut değerleri ve sıkı kredi koşulları nedeniyle sınırlı kalmaya devam ettiğini vurguladı. Fed, konut sektöründeki durgunluğun sürdüğünü, uzun vadeli enflasyon beklentilerinin istikrarlı kaldığını, enflasyonda aşağı yönlü eğilimlerin devam ettiğini bildirdi.

Yavaş büyüyen ekonomiye destek vermek amacıyla 3 Kasım'da 600 milyar dolar tutarında Hazine tahvili alımı programı başlatan Fed, bu programı her ay yaklaşık 75 milyar dolar olmak üzere 2011 yılının ikinci çeyreğinin sonuna kadar sürdürme eğiliminde olduğunu vurguladı. Fed, Aralık 2008-Mart 2010 arasında uyguladığı ilk tahvil alım programında, 1,75 trilyon dolar tutarında tahvil almıştı.

ABD Merkez Bankası Başkanlığı görevine ikinci kez seçilen Ben Bernanke, ''tahvil alım programının, ekonomiyi canlandırma ve işsizliği düşürmek için gerekli'' olduğunu ifade etti.

Avrupa Merkez Bankası (ECB), 2 Aralık'ta yaptığı yılın son faiz toplantısında, yüzde 1 olan gösterge faiz oranını değiştirmedi. Banka böylece, 19 aydır üst üste faiz oranlarını değiştirmemiş oldu. AMB'nin Avrupa ülkelerinde yaşanmakta olan borç krizine karşı bankalara sabit faizle sunduğu sınırsız likidite desteğine devam etmesi ve krize karşı aldığı tedbirleri genişletmesi bekleniyor. ECB Başkanı Jean-Claude Trichet, bir aylık ve üç aylık borçlanma operasyonlarının Nisan 2011'e kadar sürmesine karar verdiklerini belirterek, ''Tahvil satın alma programıyla piyasaya verdiğimiz likiditeyi çekmeye devam edeceğiz'' dedi. Faiz oranlarının uygun seviyede olduğunu söyleyen Trichet, orta vadede fiyat istikrarının korunmasının beklendiğini, bunun da Avro Bölgesi'nde hane halklarının satın alma gücünü destekleyeceğini ifade etti.

İngiltere Merkez Bankası (BoE) 9 Aralık'tati toplantıda yüzde 0,5 olan faiz oranlarının sabit tutulmasına karar verdi. Böylece, faiz oranları 21 aydır üst üste değiştirilmemiş oldu. Ayrıca banka, 200 milyar sterlinlik (315 milyar dolar) varlık satın alma programının büyüklüğünü de sabit tuttu.

Japonya Merkez Bankası (BoJ) ise Aralık 2008'den itibaren yüzde 0,1 seviyesinde tuttuğu gösterge faiz oranını 5 Ekim'de yüzde 0-0,1 aralığına çekti. BoJ, yılın son toplantısını yaptığı 21 Aralık'ta yüzde 0-0,1 aralığındaki gösterge faiz oranını sabit tutma kararı aldı. Japon ekonomisinin ılımlı toparlanmanın işaretlerini hala gösterdiği, buna karşılık toparlanmanın duracak gibi gözüktüğünü bildiren BoJ, perakende üretimi düşerken, piyasa güveni ve özel tüketimin zayıfladığı uyarısında bulundu.

Çin Merkez Bankası ise enflasyonla mücadele ve kredileri sınırlandırmak için mevduat faiz oranını yüzde 2,75'e, borçlanma faiz oranının ise yüzde 5,81'e yükseltti.

KÜRESEL EKONOMİDEKİ BÜYÜME    

IMF'ye göre, dünya ekonomisi 2010 yılında yüzde 4,8, bu yıl ise yüzde 4,2 büyüyecek.

IMF'nin ekim ayında açıkladığı Dünya Ekonomik Görünümü Raporu'na göre, küresel ekonomi 2010 yılında yüzde 4,8 ve bu yıl yüzde 4,2 büyüyecek, 2011 yılında Çin gibi gelişmekte olan ülkelerin büyümeleri, ABD ve Avrupa'daki zayıflıkları dengeleyecek. Avro Bölgesi'nin 2010'da yüzde 1,7 ve 2011 yılında yüzde 1,5 büyüyeceğini tahmin eden IMF, gelişmiş ülkelerin bu yıl yüzde 2,4, gelişmekte olan ülkelerin geçen yıl yüzde 7,1 ve 2011'de ise yüzde 6.4 büyüyeceği öngörüsünde bulundu.

Dünyanın en büyük ekonomisi ABD'nin geçen yıl yüzde 2,6, bu yıl ise yüzde 2,3 büyümesini bekleyen IMF, 2011 yılında Fransa'nın yüzde 1,6, Almanya'nın yüzde 3,3 ve Japonya'nın yüzde 1,5 büyüyeceği tahmininde bulundu.

Çin ve Brezilya gibi gelişmekte olan ülkelerin küresel ekonomideki toparlanmanın gücü olduğu vurgulanan raporda, Çin'in 2010 yılında yüzde 10,5 ve bu yıl yüzde 9,5 büyüyeceği tahmin edildi. Rapora göre, Brezilya 2010'da yüzde 7,5 ve 2011'de yüzde 4,1, Hindistan ise geçen yıl yüzde 9,7 ve 2011 yılında yüzde 8,4 büyüyecek.

IMF, Türkiye'nin de geçen yıl yüzde 7,8, bu yıl ise yüzde 3,6 büyüyeceğini öngörüyor.

IMF ayrıca, finansal krizleri engellemeye yardımcı olmak için kredi seçeneklerini artırdı. IMF'nin kriz önleme araçlarını artırma çabaları kapsamında, IMF Yönetim Kurulu, mevcut Esnek Kredi Hattı (FCL) çerçevesinde vadeyi ve krediyi artırmaya, ayrıca sağlam politikalara sahip olmakla birlikte FCL'nin yüksek nitelikli gereksinimlerini karşılayamayan üyeler için yeni ''İhtiyati Kredi Hattı (PCL)'' oluşturulmasına karar verdi.

 ABD VE ÇİN EKONOMİSİ    

 ABD'de Ulusal Ekonomik Araştırma Bürosu (NBER) geçen yıl yaptığı açıklamada, ülkenin 1930'lardaki Büyük Bunalım'dan bu yana gördüğü en büyük daralmayı yaratan resesyonun Haziran 2009 itibariyle sona erdiğini bildirdi. NBER, resesyonun Aralık 2007'de başladığını, 18 ay sürdükten sonra Haziran 2009'da bittiğini bildirerek, 1973-1975 ve 1981-1982 dönemlerinde yaşanan ekonomik krizlerin 16 ay sürdüğünü hatırlattı.

ABD Kongresi'nin üst kanadı Senato ve alt kanadı Temsilciler Meclisi ülkedeki finansal düzenlemelerin 1930'lardan bu yana en geniş kapsamlı revizyonunu içeren yasa tasarısını onayladı. Finansal şirketler üzerinde daha sıkı düzenlemeler getiren tasarı, tüketicilerin korunmasının artırılması, bankaların riskli alım-satım ve yatırım faaliyetlerini düşürmeye zorlanması, zor durumdaki şirketlere likidite sağlanmasının kolaylaştırılması ve tüketici kredilerini denetleyen yeni bir federal kurum oluşturulması gibi unsurları içeriyor.

ABD sermaye piyasası kurumu olan Securities and Exchange Commission (SEC), dünyanın önde gelen yatırım kuruluşlarından Goldman Sachs firması hakkında soruşturma yürüttü. SEC, Goldman Sachs firmasının tutsata (mortgage) dayalı bir finansal ürün için yanlış bilgi vererek ve bazı önemli bilgileri gizleyerek dolandırıcılık yaptığını ve bu çerçevede kamu davası açtığını bildirdi. SEC'in ardından Almanya ve İngiltere'de de Goldman Sachs hakkında dolandırıcılık suçlamasıyla soruşturma açtı.

Goldman Sachs, ABD'de konut piyasasındaki çöküşten kar etmek için strateji geliştirdiği ve müşterilerinin zararına milyarlarca dolar para kazandığı iddialarıyla SEC'in açtığı soruşturma sonucunda ceza olarak 550 milyon dolar ödemeyi kabul etti. Ceza, SEC tarihinde bir Wall Street şirketine verilen en büyük ceza olarak kayıtlara geçti. İngiltere Finansal Hizmetler Denetleme İdaresi de (FSA), Goldman Sachs'a 27 milyon dolar ceza kesti.

ABD'de 50 eyaletin tamamı tutsat (mortgage) kredileriyle ilgili soruşturma başlattı. Eyalet başsavcılarının başlattığı soruşturmada, bazı bankaların borcunu ödeyemeyen konut sahiplerinin evlerini boşaltması ve konutların icra yoluyla satılması için dosyaları yeterli oranda incelemeden karar aldıkları ve sahte belgeler düzenlediği iddiaları inceleniyor. ABD'deki konut icraları krizi, 2007-2009 yıllarındaki en önemli sorunlardan biri olarak değerlendiriliyor.

Federal Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna (FDIC) göre, 2009 yılında 140 bankanın kapatıldığı ABD'de geçen yıl bu rakam 157'ye ulaştı.

Geçen yıl üçüncü çeyrek itibariyle ekonomisi yıllık bazda yüzde 2,5 oranında büyüyen ABD'de işsizlik oranı ise kasım ayında yüzde 9,8 oldu. ABD'de işsizlik oranının bu yılın sonuna kadar yüzde 9 seviyesinin üzerinde seyretmesi bekleniyor.

Küresel ekonominin toparlanmasına öncülük eden ülkelerden olan Çin, yüzmilyonlarca insanın yoksulluktan kurtulmasını sağlayan otuz yıllık hızlı büyüme sonucu geçen yıl dünyanın en büyük ikinci büyük ekonomisi olarak Japonya'nın önüne geçti. Bir önceki yıl yüzde 8,7 oranında büyüyen Çin, 2010'da da yüzde 8 oranında büyüme hedefliyor.

 Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Başkanı Nobua Tanaka, Çin'in, ABD'yi geçerek dünyanın en büyük enerji tüketicisi olduğunu açıkladı. Yaptıkları tanımlamaya göre Çin'in, dünyanın en önemli enerji tüketicisi olduğuna işaret eden Tanaka, muhtemelen petrol talebindeki artışın yarısının Çin'den geldiğini ifade etti.

2010'a damgasını vuran olaylardan bir diğeri ülkeler arasındaki ''döviz kuru savaşları'' tartışması oldu. Gelişmekte olan ülkeler ihracattaki avantajını korumak amacıyla para birimlerinin değerlenmesini önlemek için döviz kuru piyasalarına müdahalede bulundular.

''Döviz kuru savaşları'' ifadesini ilk kullanan gelişmekte olan ülkelerden Brezilya'nın Maliye Bakanı Guido Mantega oldu. İhracata dayalı büyüme modelini benimseyen Uzak Doğu'da aralarında Japonya, Güney Kore ve Tayvan'ın bulunduğu ülkelerin merkez bankalarının paralarının değerini düşük tutmak için yaptıkları müdahalelere tepki gösteren Mantega, tepkisini, ''dünyada birçok ülkenin parasının değerinin düşük bırakarak uluslararası rekabette avantaj sağlamaya çalıştığını, yani üstü örtülü uluslararası kur savaşı başladığını bu savaşın da Brezilya'nın rekabet gücünü tehdit ettiğini'' söyleyerek dile getirdi.

ABD dolarının geçen yıl değer kaybetmesiyle paralarının değerinin artması yüzünden uluslararası rekabet güçleri azalan bu ülkeler, paralarının değerlenmesini önlemek için döviz piyasalarına müdahalede bulundular. Japonya 15 Eylül'de 6 yıldan sonra ilk kez döviz piyasasına müdahale ederek, 2 trilyondan fazla (24 milyar dolar) yen sattı. Japonya Maliye Bakanı Yoshihiko Noda, ''Kurlardaki hızlı hareketlerin önüne geçmek için döviz piyasasına müdahale ettik'' dedi.

IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn da ''döviz kuru savaşları'' tartışmasına, ''Döviz kurunu silah olarak kullanma politikası ekonomideki toparlanmaya zarar verebilir'' sözleriyle katıldı. ABD Hazine Bakanı Timothy Geithner, ''ABD ve hiçbir ülke rekabet için, gelişmek için parasının değerini düşüremez. Bu uygun, mantıklı bir strateji değil ve bununla iştigal etmeyeceğiz'' ifadesini kullandı.

ABD ve diğer ülkeler, para birimi yuanın değerini düşük tutma ısrarından vazgeçmesi için Çin'e baskı yapmayı sürdürdüler. Haziran ayında yuanı dalgalanmaya bırakan Çin yönetimi, ABD Kongresi'nde dile getirilen ''Çin'in parası yuanın değerini suni olarak düşük tuttuğu'' iddialarının ''temelsiz'' olduğunu ileri sürdü ve Washington yönetimine konuyu ''siyasileştirmemesi'' çağrısı yaptı.

ABD Kongresi'nin alt kanadı Temsilciler Meclisi, geçen yıl eylül ayında ABD'li şirketleri ve çalışanları ''değerinin altındaki'' yuana karşı korumayı amaçlayan yasa tasarısını onayladı. Yasa tasarısı ABD'nin Çin'e ve ticari avantaj sağlamak için para birimlerinin değerini düşük tutan ülkelere karşı ticari yaptırımların önünü açıyor. Tasarıya tepki veren Pekin yönetimi, Çin'in hiç bir zaman yuanın kurunu düşük tutmak suretiyle rekabette üstünlük kazanmaya çalışmadığını savundu.

Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick de kurlarla ilgili gerilimin, büyümeyi desteklemek için dünyanın özel sektöre ihtiyaç duyduğu dönemde yatırımcı güvenine zarar verebileceği uyarısında bulundu.

Brezilya ve Güney Kore, ''sıcak para'' olarak da adlandırılan kısa vadeli sermaye giriş ve çıkışlarından korunmak için yeni önlemler aldı. Güney Kore'de yerli bankalara, öz sermayelerinin yüzde 50'sine kadar vadeli döviz işlemi ve opsiyon işlemleri yapabilme sınırı getirildi. Yabancı bankalara da, bu konuda daha fazla serbesti tanınarak, öz sermayelerinin yüzde 250'sine kadar vadeli döviz işlemleri limiti konuldu. Brezilya da ''sıcak parayı'' kontrol etmek amacıyla Tobin Vergisi uyguladı.     

G-20 TOPLANTILARI    

Geçen yıl yapılan G-20 toplantılarının ana gündemini küresel ekonomideki toparlanma, ''döviz kuru savaşları'' ve Avrupa'daki borç krizi oluşturdu.

Nisan ayında ABD'nin başkenti Washington'da bir araya gelen G-20 ülkelerinin Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları toplantısında, dünya ekonomisinin, yıllardan beri görülen en kötü resesyondan, beklenenden daha hızlı şekilde toparlandığı, bununla birlikte, bu ilerlemenin hızının bölgeler arasında farklılıklar gösterdiği ve işsizlik oranının hala birçok ekonomide yüksek olduğuna dikkat çekildi.

Güney Kore'nin Gyeongju kentinde kasım ayında düzenlenen G-20 Maliye Bakanları ve Merkez Bankaları Başkanları toplantısına katılan taraflar para birimlerinin değerlerinin düşürülmesinden kaçınma konusunda anlaştılar.

Toplantının sonuç bildirgesinde, ''Temel ekonomik esasları yansıtan piyasanın belirlediği döviz kuru oranlarını gözeteceğimizi ve rekabetçi devalüasyonlardan kaçınacağımızı taahhüt ediyoruz. Gelişmiş ekonomiler, döviz kurlarında aşırı oynak ve düzensiz hareketlere karşı ihtiyatlı olacak'' denildi. Bu adımların bazı gelişmekte olan ülkelerin karşı karşıya olduğu sermaye akışlarında aşırı oynaklık riskini azaltacağına işaret edilen bildirgede, küresel ekonomideki toparlanmanın, kırılgan ve düzensiz olmasına rağmen devam ettiğine işaret edildi.

Gyeongju'daki toplantıya para biriminin değerinin yükselmesi konusunda en fazla şikayetçi olan ülkelerden Brezilya'nın Maliye Bakanı Guido Mantega katılmamıştı.

Güney Kore'nin başkenti Seul'de aralık ayında düzenlenen G-20 liderler zirvesinde de liderler, para birimlerinde ''rekabet devalüasyonu''ndan kaçınma konusunda anlaştı. Döviz kuru savaşları ve ticari korumacılık korkularını artıran ''küresel gerilimler ve kırılganlıkların'' üstesinden gelme konusunda fikir birliğine varan liderler, piyasa tarafından belirlenmesi gereken döviz kuruna vurgu yaparak, para birimlerinde ''rekabet devalüasyonu''ndan kaçınılması gerektiğini ifade ettiler. Küresel ekonomide risklerin hala sürdüğüne işaret edilen zirve sonunda, ''Bazılarımız güçlü büyüme yaşarken, bazılarımız yüksek seviyede işsizlik ve cansız toparlanma ile karşı karşıya. İnişli çıkışlı büyüme ve artan dengesizlikler, küresel çözümlerin eşgüdümsüz çabalara sapmasına sebep oluyor'' ifadesi kullanıldı.

ABD Başkanı Barack Obama, zirve sırasında, küresel düzeyde ekonomik büyümeyi sağlama almak için küresel işbirliği çağrısında bulundu. ABD'nin küresel büyümeyi tek başına başaramayacağını ifade eden Obama, ''Bütün ülkeler kendi üzerine düşeni yaptığında, hepimiz yüksek büyümeden faydalanırız. Ülkeler ekonomik sorunlarından kaçınmak için ihracata güvenmemeliler'' dedi. Güçlü ABD'nin uluslararası toparlanmada yerinin çok önemli olduğunu belirten Obama, ABD'nin borç para kullanan müsrif tüketici olarak kalamayacağını ve küresel ekonominin büyümesi için diğer ülkelerin ağırlığını koyması gerektiğini kaydetti.

PETROL FİYATLARI YÜKSELDİ

2010'da küresel ekonomideki toparlanmaya bağlı olarak özellikle gelişmekte olan ekonomilerdeki artan talebin yanı sıra ABD dolarının değer yitirmesi petrol fiyatlarının yeniden yükselmesine yol açtı.

Uluslararası piyasalarda 2009'da 79,36 dolardan kapatan ABD ham petrolünün varil fiyatı, 2010'un ilk işlem günü olan 4 Ocak'ta 1,55 dolar artarak 80,91 dolara çıktı. ABD ham petrolünün varil fiyatı geçen yıl en yüksek değerine yılın son işlem günü olan 31 Aralık'ta 92,06 dolarla ulaştı. Bu aynı zamanda ABD ham petrolünün varil fiyatının 7 Ekim 2008'den bu yana en yüksek seviyesi oldu. Yine 4 Ocak'ta 79,50 dolardan işlem gören Brent tipi ham petrolün varil fiyatı da 31 Aralık'ta 94,75 dolarla 2007'den bu yana en yüksek değerine çıktı.

ABD ham petrolünün varil fiyatı şubat ayı teslimi 2010 yılını 91,38, Londra Brent tipi ham petrolün varil fiyatı da 94,75 dolardan kapattı. ABD ham petrolünün varil fiyatı geçen yıl yüzde 15, Londra Brent tipi ham petrolün varil fiyatı da yüzde 22 arttı.

ABD ham petrolünün varil fiyatı Temmuz 2008'de 147,27 dolar, Brent tipi ham petrolün varil fiyatı da 147,50 dolarla tüm zamanların en yüksek değerini almıştı. Temmuz 2008'de tarihi seviyelere çıkan ABD ham petrolünün varil fiyatı küresel ekonomik krizin etkili olmaya başlamasıyla birlikte 2008 yılını 44,60 dolardan kapatmıştı.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütünün (OECD) enerji kolu Uluslararası Enerji Ajansının (IEA), 2010 Dünya Enerji Görünümü raporuna göre, Çin ve diğer gelişmekte olan ekonomilerin yüksek talebi nedeniyle küresel petrol üretimi 2035 yılında zirveye yaklaşacak. Küresel petrol üretiminin gelecek 10 yılda yatay seyir izleyeceğine işaret edilen raporda, ''Toplam üretim 2035 yılından önce zirve yapmayacak, ancak zirveye yaklaşacak. Petrol fiyatı 2015'te 100 doları ve 2035'te ise 200 doları geçecek'' denildi.

Enerji talebinin 2035 yılına kadar yüzde 36 artmasının beklenmesi yüzünden hükümetlerin petrol fiyatlarındaki artıştan kaçınmaları için verimliliği daha fazla artırmaya ve yeşil teknolojileri desteklemeye ihtiyacı olduğu vurgulanan raporda, fosil yakıtların enerji tüketiminde egemenliğini sürdürerek, dünya enerji ihtiyacının yüzde 80'ini karşılayacağı ifade edildi.

 Elektrik üretimi için 2010-2035 döneminde 5,7 trilyon dolar yatırıma ihtiyaç olduğu, bioyakıtlar için ise 335 milyar dolara ihtiyaç duyulacağına dikkati çeken IEA, 2008 yılında 3,1 trilyon metreküp olan doğalgaz tüketiminin de 2035 yılında yüzde 44 artarak 4,5 trilyon metreküpe çıkacağını tahmin ediyor.

Uluslararası piyasalarda iki yılın en yüksek seviyesinde seyreden petrol fiyatları, bir kez daha petrol ithalatçısı ülkelerin ekonomik büyümelerine zarar verebileceği ve enflasyonist baskılarla karşı karşıya kalınabileceği kaygılarını gündeme getiriyor. Bu kaygılara rağmen Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütüne (OPEC) üye Arap ülkeleri, piyasaya daha fazla ham petrol vermeye ihtiyaç olmadığını düşünüyorlar. OPEC'in en etkili üyesi Suudi Arabistan'ın Petrol Bakanı Ali El Naimi, ''petrolün varil fiyatının 70-80 dolar seviyesinde olmasından memnun olduğunu ve planladığı gibi gelecek yıl haziran ayından önce bir OPEC toplantısına ihtiyaç olmadığını'' söylüyor.

Yılın önemli gelişmelerinden biri de İngiliz petrol şirketi BP'nin Meksika Körfezi'nde petrol arama lisansına sahip olduğu sahadaki ''Deepwater Horizon'' adlı platformda 20 Nisan'da meydana gelen patlamada 11 kişi hayatını kaybetmesiydi. Patlamadan sonra ABD'nin Meksika Körfezi kıyılarındaki petrol sızıntısının şirkete maliyeti 11,5 milyar doları buldu. Meksika körfezindeki sızıntıyla ilgili olarak 32,2 milyar dolar karşılık ayıran BP, 18 ayda 30 milyar doların üzerinde varlık satmayı planlıyor.

20 MİLYON ARAÇ GERİ ÇAĞRILDI    

Geçen yıl otomotiv şirketleri araçlardaki çeşitli sorunlar yüzünden 20 milyon aracı geri çağırdı. 2004 yılında geri çağrılan araç sayısı 30,8 milyondu.

Dünyanın en büyük otomotiv şirketi Toyota, en fazla araç çağıran şirketlerin başını çekti. Toyota, gaz pedalı, fren ve motor arızaları yüzünden geçen yıl 7,1 milyon aracı geri çağırırken, bu sayı 2009 yılı dahil edildiğinde 10 milyonu geçti. Toyota, en sonuncusu ekim ayında olmak üzere geçen yıl 14 kez araç geri çağırma uygulamasında bulundu.

Japon otomotiv şirketi Toyota, geri çağırdığı araçlarındaki arızalı gaz pedalları sorununu 4 ay geç bilgilendirdiği için ABD hükümetine biri 16,4 milyon dolar, diğeri 32,4 milyon dolar olmak üzere toplam 48,8 milyon dolar para cezası ödemeyi kabul etti. Toyota ayrıca, 2009 yılında ABD'nin California eyaletindeki San Diego kenti yakınında Lexus ES 350 model araçta 4 kişinin öldüğü kazayla ilgili olarak 10 milyon dolar ödemeyi kabul etti. Toyota Başkanı Ikio Toyoda, 4 kişinin öldüğü kazada ailenin yakınlarına baş sağlığı diledi ve milyonlarca aracı geri çağırdıkları için şubat ayında da ABD Kongresi'nde özür diledi.

Toyota'nın çağırdığı modeller arasında Land Cruiser Prado, RAV4, Corolla, Matrix, Avalon, Camry, Highlander, Tundra, Sequoia, Lexus ile Crown bulunuyordu. Toyota'ya bağlı otomotiv şirketi Daihatsu da, hatalı kapı aynaları yüzünden Japonya'da 880 binden fazla aracını geri çağırdı.

Japon otomotiv üreticileri Honda ve Nissan 2 milyondan fazla otomobil ve kamyoneti geri çağırdı. Japon otomotiv şirketlerinden Isuzu Motors, gaz kaçırdığı ve yangın tehlikesi bulunduğu gerekçesiyle 4 bin 286 kamyonunu, Mazda da, yaklaşık 90 bin aracını yağ kaçırdığı gerekçesiyle geri çağırdı.

ABD'nin en büyük otomotiv üreticisi General Motors'un (GM) çağırdığı araç sayısı 4 milyonu buldu. GM'nin çağırdığı araçlar arasında ''Chevrolet Express'', ''GMC Savana'', ''Hummer H3'', Cadillac SRX'i ve Chevrolet Impala vardı. GM, iflastan çıkışından 2 yıldan kısa bir süre sonra dünyanın en büyük halka arzını gerçekleştirdi. Şirketin halka arz ettiği hisselerin değeri 23 milyar doları buldu.

ABD'li otomotiv üreticisi Chrysler 1,5 milyon aracı, Ford 500 bin aracı, Alman otomotiv üreticisi Volkswagen ise 228 binden fazla aracını, lüks otomobil üreticisi Mercedes-Benz, 2010 ve 2011 model 85 binden fazla aracı direksiyon sistemindeki sorun nedeniyle geri çağırma kararı aldı.

İsveçli otomobil üreticisi Volvo da, dünya genelinde 29 bin 299 aracını vitesinde teknik problem olduğu gerekçesiyle geri çağırdı.

Çinli otomotiv üreticisi Geely, ABD'li otomotiv üreticisi Ford'dan Volvo Cars'ı 1,8 milyar dolara satın aldı.

 NOBEL EKONOMİ ÖDÜLÜ    

Nobel Ekonomi Ödülü'nü ABD'li Peter A. Diamond, Dale Mortensen ile İngiliz ve Güney Kıbrıs vatandaşı Christopher Pissarides aldı.

İsveç Bilimler Akademisi, Diamond, Mortensen ve Pissarides'i ''araştırma uyuşmazlığıyla piyasa analizleri yönteminden'' ötürü ödüle layık gördü. İsveç Merkez Bankası (Riksbank), Nobel Ödülü'nün kurucusu Alfred Nobel adına 1968 yılında Nobel Ekonomi Ödülü'nün verilmesini kararlaştırdı.

Akademinin açıklamasında, ''Ödülü kazananların teorisinin işsizlik, iş açığı ve ücretlerin ekonomi politikası ve düzenleme tarafından etkilenme yollarının anlaşılmasına yardımcı olduğu'' ifade edildi. Ödülü kazananlardan Pissarides, ''Ödülü kazanmam tamamen sürpriz'' dedi.

Nobel Ekonomi Ödülü'nü ilk olarak 1969 yılında Norveçli ekonomist Ragnar Frisch ve Hollandalı Jan Tinbergen aldı. Geçen yıl ise Nobel Ekonomi Ödülü, ABD'li Elinor Ostrom ve Oliver Williamson aldı.

ABD vatandaşı Diamond, 1940 yılında New York'ta dünyaya geldi. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde ekonomi profesörü olan Diamond, sosyal güvenlik, emeklilik ve vergilendirme alanlarındaki çalışmalarıyla biliniyor. ABD vatandaşı Mortensen ise 1939 Entirprise doğumlu. Mortensen, Northwestern Üniversitesi'nde ekonomi profesörü olarak görev yapıyor. İngiliz ve Güney Kıbrıs vatandaşı Pissarides ise 1948 yılında Lefkoşe'de dünyaya geldi. Pissarides, Londra Ekonomi ve Siyaset Bilimi Okulu'nda ekonomi profesörü olarak çalışıyor.

2009'da Nobel Ekonomi Ödülü'nü ABD'li Elinor Ostrom ve Oliver Williamson paylaştı.



Facebook Hesabınla Yorumla
Yorumlar ve Cevaplar

İlgili Kategoriler
Labels
 Banka ,  Tüketici ,  Kredi Notu ,  Para ,  Ekonomi ,  Faiz ,  Finans
Bakınız
USD/TL:2.2092 / 2.2132 EUR/TL:2.86 / 2.8652   EUR/USD:1.2946 / 1.2946   GBP/USD:1.6187 / 1.6187
Bize ulaşın Finzoom SSS Reklam Çözüm Ortaklarımız Finansal Terimler Sözlüğü Site Haritası Gizlilik Politikamız
FINZOOM © 2010 - Tüm Hakları SaklıdırBulgaria Romania Invest in Bulgaria